My Amazon.com Wish List



KARAKUŞİ NEŞRİYAT

KARAKUŞİ NEŞRİYAT

Heya! Bir kelebeğin kanadındaki turuncudan feyz alan, karakuşi bir fırtınaya gönül verdik biz. Bir hazine olalım, bilinelim istedik. Zuhur ettik. Buradayız şimdi! Sözlükler "Kanun, kural, mantık ölçülerine dayanmayan" diyor Karakuşi için. Biz de ne birine yasladık sırtımızı bunlardan ne öbürüne. Kanuna,kurala, mantığa rağmen kaosun yokluklu göğsünde nedensiz bir fırtına, ansızın bir infilaktır Karakuşi Neşriyat. "İyilik bilmez gökyüzü. En büyük iyiliği de budur işte. Gök gürültüsü v

GÜZYAŞI

30/12/2008
Kategori: poetika

yine yağmur

ve kalbim eski bir türkü şimdi

çınar ağaçlarının kovuklarında

uyuyan

 

ğün efendisi

efsanevi bulut yılan

yine dökülüyor gülen yüzlere

yine sancı

hiç bitmemişçesine

bir yaprak uçuruyorum

hayalet rüzgarlarla güneye

dudaklarımda danseden cinlerin motifleri

ve kamburu çıkmış ihtiyar bir ezgi

hatırlayan yok sözlerini

             

yine orman

kanatlı yılanların evi

nehri terketmiş tepelere doğru koşuyor

flüt çalan bir peri

yeşim rengi saçlarında kayıp sözler

bir görünüp bir yitiyor

dağın dalgalanan etekliğinde

beline akan büyüden habersiz

ince belli hüzün gözlü ceylanlar

yine türkümü çalıp gidiyor

 

yine alevden tohumlar

yeşeriyor avuçlarımda

ağaçların ıslak bedenlerini okşarken

gözyaşı değil

bu efsunlu koruda bugün

ılık güzyaşı

yanaklarımdan süzülen

                                                                           mayıs

Yorum (3) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

KÖYEVİNDEN UĞURLAMA

25/10/2008
Kategori: poetika

Hastasın sen ey akasya,

Gövdende bir kurtçuk

İçini yer durur

Ve kara kızıl göğüslü bir ağaçkakan,

            onu çıkarmaya uğraşır

            takada takada takada

            duyuyor musun Süleyman?

 

Yalın bir köyevi yokluğun bağrında açan,

Ahir zamanda bir mabet bir dergâh

olur mu olabilir mi hiç

Blake’lere, Ahit’lere, cennetlere, cinnetlere,

Resullere, nebilere, nice kaçık düşlemlere göz kırpmadan?

 

Muzip bir sincap;

kiremitler dökülecekmiş, dam çökecekmiş,
            gök başımıza düşecekmiş,

düşsün heyhat kimin umurunda

dolaşır durur muzip bir sincap çatımda

sakladığı bir cevizi bulmak uğruna

 

Rüzgârda dalgalanan yapraklarıyla gaipten haberler getiren meşe,

Direngen akasya, birini kessen bin sürgün veren piçleriyle,

Oduna saplanmış bir balta,

Hayaller, tefekkürler, mucizeler sunan ateş

Gecenin yıldızlı örtüsü altında

Su gibi bir iman akar ki sorma…

 

Hastasın sen ey insan,

Gideceksin buralardan yine

Gönlünde bir aşk, bir düş, bir ısırık elma

Var eder durur seni yokluğun ortasında,

Hoşça kal, elveda, görüşmek üzere bir daha…

                                                                   Mayıs 

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

MUCİZELER KUŞU (Vicdani Ret Beyanımdır)

5/10/2008
Kategori: poetika

Bismillahirrahmanirrahim

 

Kara ve kızıl kanatlarıyla bir tepeden bir vadiye

ve sonra bir vadiden bir tepeye uçan,

özgürlüğe imanlı bir kuştur anarşi dediğim benim

 

Ve Hakk bildiğim

Bir düşmüş bir kuş olduğunu gören

Âdemoğlu kuşun kanadında bir tüy

Kuş kanat çırpmış

Tüy dârıdünyaya düşmüş

 

Dünya, dönüp duran,

Yıldızlı bir örtü altında yanan

bir sır gibi gizlediğimiz

yaralarımızdan sızan gece ve kan.

Dünya, nice zulmet, nice yalan.

Ve yine dünyadır işte

bu cennet bu cehennem

                        ayan beyan.

Sen ben yer gök seyyârat

İçlerinde inci mercan deryalar

Meyveler, salkımlar, envai çeşit mahlûkat

tecellisidir hep O’nun

O öyle büyük öyle muazzam

perdesi gene kendidir

görmek istersen

dön de bir kendine bak…

 

Senden içeri bir sen

Benden içeri bir ben

Haşhaş sanmayasın sakın Hakkın esrârıdır

Kalpsiz kalıp zulmete gömülmüş bir dünyada vicdan,

bir ötmeye başladı mı susmak bilmeyen

                        bir kuşun avazıdır,

kaskatı kesilmiş taştan kalpleri deler geçer

ve öyle taşlar vardır ki içlerinde nehirler kaynar

öyle taşlar ki çatladı mı sular çağlar.

Öyleyse ötsün artık mucizeler kuşu siz de duyun:

Malik-ül Mülkü hiçe sayarak dünyayı kuşatan hiçbir orduda

elime silah almayacağım.

            Saçlarımda çiçekler olacak, kulağımda küpeler, parmağımda yüzükler;

            içimdeki yaban çocuğun güzelliğine leke süren

aşağılayıcı rütbeler takmayacağım omzuma

uygun adım yürümeyeceğim

ayaklarım talim edecek gerçeğe giden tüm dolambaçlı yolları

ve Hünkârım, Beyim, Paşam

            yorma hiç o güzel ağzını emretmek için bana

Hak sözünden gayrı bir buyruğa tabi olmayacağım bundan sonra.

 

 

                                                                       İnan Mayıs Aru

                                                

27 Eylül Cumartesi akşamüzeri saat 7’de, Sultanahmet’te Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin’in mezarı önünde yaklaşık 30 kişinin karşısında –hepiniz çok sağolun güzel dostlarım– hiçbir koşulda askere gitmeyeceğimi ifade ettiğim bir metni okudum ve metnin bir kopyasını bir demet çiçekle beraber Bedreddin’in mezarına bıraktım. Bedreddin’in, dostlarımın ve gecenin huzurunda vicdanımın reddini dile getirdim. Şimdi bu beyanı sizlerle de paylaşıyorum. Basını çağırmadım, kitle medyası da saikleri ve işleyiş biçimiyle reddettiğim militarizmin ve yalanın bir parçası çünkü. Hep kendi medyamızın, haberleşme ağlarımızın, yer altı gazetelerimizin, fanzinlerimizin, korsan radyolarımızın, bloglarımızın ve yeryüzünün en sıkı çalışan habercisi fısıltının cazibesine ve gücüne inandım.  Siz de sözümü çevrenizde yayarsanız sevinirim. Teşekkür ederim!

 

Hak ve Anarşi Aşkına! Selam üzerinize olsun! Yeryüzü Cennet Olsun!

 

Mayıs

 

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

ÇALTI ÖZÜ

18/3/2008
Kategori: poetika

feleğin çemberinde geçip gider günler

dokunuruz usulca birbirimize

yolunu şaşırmış avare ruhlar

bir renk alırız ölümsüzlükten

aşk gözümüze bir sürme çalarız

keskin mi keskin bakışımız

yitik mi zaman

o ezelsiz dehri bir an!

 

herşey yerli yerince

bildik bunu

şalvarıma takılan çaltısın

ya sen şimdi

çalarsın adamı

 

bir taş seker cebine

hiç fark etmezsin

kaç bin kilometre geldi

bu dostluk çakılı koynunda

o aşkın merteği kaç gece

senle rüya gördü gözünde

aç da bir an

ebedi uykundan uyan

                                                         Mayıs

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

YÜCE PAN YAŞIYOR

18/3/2008
Kategori: poetika

 

Pirêgo: “Lo ciwano

Tu bi xêr hati.”

Ciwan go: “Ez rêbiwar im,

Ketim pey dû baye”

İhtiyar dedi: “Delikanlı

hoş geldin.”

Delikanlı dedi: “Ben yolcuyum

rüzgârın peşine düştüm, geldim.”

 

 

Sudan çıkmıştık. Köklerimiz sudaydı, suya kök salınabilirse tabi. Toprakta yaşadık, toprak bizi kabul eden evimizdi. Rüzgâr hep ordaydı, bitmeyen bir ıslık çaldı. Ateşse onu bulmamızı bekledi.

 

Tüm bu gelişme ve uygarlık masalından önce de pek çok  güzel masalımız vardı. Ağaçların arasında orman perileri koşardı. Onların peşi sıra, tarlakuşlarından tatlı sesi, güneşli bir çayır gibi yüzü, çatal toynakları ve kıvrık boynuzlarıyla çılgın bir tanrı…

 

Gel, dalga dalga akarak, rüyanın ve neşenin esrik dilini öğrenmeye sen de! Giysilerinden vazgeç toprak rengi derin için. Yüzünden de vazgeç. Sözünden de, değersiz bilginden de. Sesini ceylanlara kaptıracaksın. Duymak için susmak gerek. Dinle!

 

Rüzgârın peşine düşen delikanlılar, genç kızlar gelecek kadim ihtiyarlar; ormanlarınıza, dağlarınıza, soğuk kıraç topraklarınıza. Bekleyin. Çam kozalakları alev almaya görsün, yangın saracak tüm ağaçları, yankılanan vadinin bu zümrüt yeşilini. Kelebekler düşlerini fısıldayacak geceye. Mahşerin atlıları alevden nal izleri bırakacak göğün yüzünde. Yırtılacak perde.

 

Seyrek, beyaz sakallarınızı sıvazlayın, mezara yakın gözleriniz çılgınlıkla ışıldasın. Oğulların, kızların evlerini terk edip çöle düşün. Kurumuş, yalnız bir meşenin kovuğunda geçirin geceyi. Nineler çarpık ayaklarınız hışırdatsın dökülen yaprakları çimende. Ağustosböcekleri bağırın ulan, kim tutar sizi; deli dolu, neşeli çalın gitarlarınızı, ilkel, tek telli, unutulmuş çalgılarınızı.

 

O ormanlarda yılanlar, kurbağalar, bir zamanlar parslar; o köknarın tepesindeki uğursuz baykuş öt tabii sen de, gözlerinle del karanlıkta gizlenmeye çalışan korkak yüreklerimizi; tavşanlar gibi telaşlı, ürkek, biçare.

 

O çölde akrep, kertenkele ve aşsız hem aşksız millerce uçan alakarga, savrulan köksüz çalıyım ben, gözleri büyüleyip renklere dans ettiren üzerlik otu. O vadide leşlerimiz paramparça, kalbimizi didikliyor akkuyruklu bir doğan. O kayalarda bir dağ keçisi sekiyor yukarıya, hep yukarıya, sanki zirveye vardığında devam edebilecekmiş gibi, bir sıçrayışta güneşe ulaşabilecekmiş gibi. O güneş yakmaz mı onu? Yakmaz elbette. Kendi oğullarını, kızlarını yakmaz elbette. Kaktüs ruhlu dervişlere besin olur alevi, ışığı.

 

O kaktüslerin bazıları… O yaşlıların bazıları…

 

“Yeniden yaşayacağız” diye çığlık atıp ateşin çevresinde topal çakal gibi zıplayanları; o nemli, çürük kokan bataklıkta güzelavratotları toplayıp ağılarla oynaşan kambur, minik ihtiyarları unutmamalı.

 

Bekleyin ihtiyarlar. Saçımıza aklar düşürmeye, şehirli ellerimizi siğilli, nasırlı ellerinize sürüp inayet dilenmeye geleceğiz size. Gözlerimizden yaş akıtıp cadı kazanlarınıza kan, çamur, balgam tüküreceğiz. Kötüyüz vallahi, en az sizin kadar kötüyüz. Gerektiğinde sağlam dövüşürüz; şeytanlar kaçıramaz bizi, vız gelir ölülerin ruhu.

 

Öldük biz, yeniden dirildik. Buraya, bu hür ormana kuşların kayıp dilinde, sürgündeki kraldan zafer türküleri söylemeye geldik. Çamların, meşelerin arasındaki dipsiz kuyulara bağırmaya geldik. Dalgalansın suda sesimiz.

 

YÜCE PAN YAŞIYOR!

 

Duyun! Duyun!

 

Yalnız bu ormanda, dağda, çölde, vadide değil. Bizimle, kara yılışık kentlerde, milyon gözlü caddelerde. Tüm kulaklar duyulmadık, tiz bir frekansla sarsılacak. Kesif bir koku… Islak yerlerde toynak izleri…

 

Dürtüyor bizi sevgilini boynuzları. Yıkalım, yakalım, sarhoş olalım. Geliyoruz, ihtiyarlar. Hüzünlü gözleriniz, taze bakışlarımıza karışsın.

 

Duyun! Bağırın!

 

YÜCE PAN YAŞIYOR!

 

Ceylanın gözündeki acıyı görüp de dağlarda peşine düşenler. Küstahça güzelliğe ibadet edenler. Düşlerinde uyandıklarını görenler. Siz konuşun şimdi. O esrarlı, puslu tepelerde siz koşun.

 

Âşıklar, asiler, deliler. Cennete kabul edilmeyeceğini bilenler. Cehenneme de almazlar sizi. Defolun gidin siz, uzak durun bu sığ sulardan. Sizin yeriniz abistir, derindeki basınç ciğerlerinizi sevinçle şişirir.

 

Bataklık çiçeklerisiniz siz; alımlı, zehirli. Sapkın, heretiksiniz. Allah’la seviştiniz, İblis’le kardeşlik ettiniz. Kanınız ateştir sizin.

 

Rüyalarını yorumladığınız insanlara birer kader çizdiniz. Düz çizgilerden, doğrusal ışınlardan aşırıp ara sıra bebeklerin avucuna girift nakışlar işlediniz.

 

O bebekler yeryüzünün “günahkârları”, inançsızları, taş üstünde taş koymayanlarıdır. Çingene çalgıcıları, çölde ayakları kızgın kumda süzülen bedevi atlıları, zevkin ve neşenin tanrılarıdır onlar. Sizin oğullarınız, kızlarınız; bizim güzel kız ve oğlan kardeşlerimiz…

 

Cadıların nefesi kulağına üflenmişleriz biz. Yolları, mesafeleri gösteren haritaları kaybettik. Rehberleri bataklıkta terk ettik. Leş kuşları bile yemesin cesetlerini. Koksunlar, çürüsünler, petrol olsunlar. Rafinerileri imha ettik, yansınlar. Düşler gösteren haritalar çiziyoruz biz, suya yazılan duaları okuyoruz.

 

Savaş boyalarımızı sürdük; ok sadaklarımız, baltalarımız, yılkı atlarımız hazır. Gökyüzünden yıldız toplamaya geliyoruz. Defolun gidin siz totaliter kâbusların uzanamadığı yerlere. Peşinizdeyiz, nereye giderseniz oraya süreceğiz atlarımızı.

                                                                                                                                    Mayıs

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı